








Bu kasaba sözünü pek severim. Her ne kadar lafzında kalın sesli harfler varsa da söylenişinde bir sıcaklık, bir samimiyet, bir içtenlik vardır. Eskiden söylenen “ kaza” sözünü hiç beğenmemişimdir. Bin bir manaya gelmesinden olsa gerek.
Geçenlerde sevgili torunumla kar yağışını seyrediyorduk. Bu soğuklar devam ederse kar bir hayli zaman kalkmaz ortalıktan dedim. Hele bizim oralarda kuzda kalan yerler bahara kadar eski dondurmacılara kar bekletir.
“ Kuz “ mu dedin dede diye atıldı bizim bücür. Kuz, güneş görmeyen yerlere mi diyorlar?
- Bizim köylümüz uzun lafı sevmez, biliyorsun. İbrahim’e İbo, Süleyman’a Sülo deyip laf tasarrufuyla dilini aşınmaktan kurtarır. Köylümüzün seksen yaşında bile çok konuşması dilinin eskimediğindendir. İşte bu kuzey sözünü de kısaltıp “ Kuz “ diye söylemiştir.
- Yanılıyorsun, diye cevapladı sözümüzü bizim torun olacak akıl danesi. Kuzey sözü kuz kökünden türetilmiştir, güney sözünün gün kelimesinden türetildiği gibi.
- Yahu, tavuk mu yumurtadan çıkar yumurta mı tavuktan tekerlemesine çevirmeyelim bu muhabbeti dedim. Dedim amma bu zamane çocukları her bir şeyi bilgisayar amcalarından öğrendiklerinden ister istemez pes etmek lazım geldi toruna. Bu vesileyle “ Kaza” nın on üç anlamı olduğunu, birinin de “ Kadının hükmünde hudutları olan yerleşim yeri” olduğunu da öğrenmiş olduk.
İlçe sözüne de alışamadım doğrusu. Malum Türkçe de herhangi bir şeyi küçültmek isterseniz sonuna ce,ca,cek,cak gibi ekler getireceksiniz. Bir de bakacaksınız ki o dev gibi kavramlar küçülüp cebinize sığacak gibi olmuş. Cüsseli , heybetli, dev misali bir adamı küçültmek mi istiyorsunuz? Şuna bak, şuna bak deyin. Yaptığı iş ne kadar çocukca. İşte bu ekler yüzünden de ilin küçültülmüşü ilçe sözüne de ısınamadık gitti.
Biz şimdi lafı dolaştırıyoruz ya sözü nereye getireceğimizi bilemediğimizden. Gelin madem kasabanın sıcaklığından söz açtık, onun has insanlarından birinden, terzilerden anlatalım dilerseniz.
Bizim doğmadığımız zamandan kalma bir resim var arşivimde. Size de göstermek isterdim ama malum gurbette kaldık üç aydır. Elimiz kolumuz bağlandı. Memlekete döndüğümüzde söz, resimleri göndereceğiz siteye.
Ne diyorduk… Sene 1941. Şimdiki nalbant Zekeriya amcanın evinin altında çekilmiş. İki pencere var yola karşı. Birinde Gafur Usta oturmuş makinanın başına birinde Terzi Naci. Yanlarında asker elbisesiyle Çerkez Ahmet. Yiğit namıyla anılır demişler ya, bu üçlü terzi ama birine usta demişler, birine terzi, birine de aslından kinaye çerkez. 
Gafur Usta tatar göçmeni. Rusya’nın bilmem neresinden göçüp gelmiş. Son durak bizim kasaba. Terzi Naci’yle ortaklığına yetişemedik lakin Çerkez Ahmet’le ortaklığını bilmekteyiz.
El dokuması beyaz bezden dikilirdi külot pantolonlar. Terzisi de en meşhurundan bu dediğimiz ikili. Bilmem kaç pantolon dikerlermiş bir günde. Rekorları var. Şimdilerde olsa Guinness’ten temsilci çağırıp rekorlar kitabına girerlerdi ya, o zaman şöhretleri sadece bizim sınırlarımız içinde kalmış.
Beyaz renklidir kumaşlar. Pantolon biraz kirlenince bakkaldan alınan siyah boyayla boyanır, eskimesi çoğalınca dizlerine ve oturacak yerlerine parçalar ilave edilip eskimesi geciktirilirdi. Kumaştan yapılan elbiselerin ömrünü soracaksınız şimdi. Adamcağız torununun düğününde giyermiş damatlık elbisesini diyeyim de siz yapın hesabını. Çok dayanmasının bir sebebi de tersyüz edilmesinden. Elbise, elden, ayaktan düşmeye başladı mı terziye gider, tersyüz edilip tekrar dikilirdi. Kumaşın tersi de bir yüzü de.
Terzi Naci’yi bizim hatırlamamız Taşhan’la başlıyor. Taşhan’a bitişikti dükkanı. Dükkanı diyoruz ama pek kulak asmayın. Kulübe gibi baraka gibi bir yerdi. Bu bizim hatırlamamız. Yanlışınız varsa af ola. Evi, orta mahalle camiinin yanında bahçeli bir yerdi. Hatırlamaya vesile olması bahçesindeki eski model bir otomobilden olsa gerek. Hurdaya çıkmış antika bir arabaydı. Şimdilerde olsa müzeye koymak için günde yüz kişi gelirdi kapısına. Dindar bir adamdı herhalde. Adamın hem evi, hem dükkanı cami yanında olursa mütedeyyinliğine işaret olsa gerektir.
Terzilik zor zanaat. İlkokulu bitiren çocuğu çırak verdin mi yılı unutacaksın. Pantolon dikmeyi on yılda hak edersen, takım elbiseyi emekliliğine yakın zamanda bitirir. Tevatür, diyeceksiniz biliyorum. Kantarın topuzu biraz kaçtı amma, gerçeği de buna yakın. Terzinin ustalığı el dikişinden geliyor. Şimdiki konfeksiyonun makine dikişi olsa ne kolay. Karınca gibi çalışacaksın, bıkmak yok, usanmak yok. Karınca dedim de aklıma geldi.
Karınca bütün yaz boyunca var gücüyle çalışıp didinirken Ağustos böceği saz çalıp türkü söylemiş.
Kış gelip de kar her tarafı bembeyaz kaplayınca karınca yuvasında biriktirdiği yiyeceklerle idare etmekteymiş her kış olduğu gibi.
Derken, kapısı çalınmış. Karınca kapıyı açınca karşısına Ağustos böceğini görmüş.
- Hayrola, ne istiyorsun?
- Meraklanma, demiş Ağustos böceği bir şey istediğim yok. Bütün yaz çaldım söyledim biraz para kazandım. Şimdi Avrupa ‘ya seyehata çıkıyorum. Bir isteğin var mı? Diye sormak için uğradım.
Karınca bakmış dışarıda son model lüks bir araba duruyor. Ağustos böceğinin üzerinde çok şık bir kürk.
- Fransa’ya da gidecek misin? Diye sormuş.
- Evet, parfüm mü getireyim sana Fransa’dan.
- Boş ver parfümü de orada La Fontaine adında bir adam olacak. İşte onu görürsen yüzüne tükür benim için. Çok rica ediyorum.
İşte terzinin sabrı karınca sabrı gibi olacak ki iş üreye.
İkinci resmimizde işte bu söylediğim çırak ve kalfa taifesini görmektesiniz. Bir hizaya dizilip hatıra resmi çıkarmışlar. Bunlar bir ustanın çırakları. Film çekilirken yirmi lira verilip yoldan toplanan figüranlar gibi değiller. Gerçek ve de hakiki. Şimdilerde zanaatkarlar çırak bulmak için Kaf Dağının arkasına bile bakıyorlar ama nafile. İşe yarar adam çırak olmuyor, işe yaramayandan da usta çıkmıyor.

Resmin içindekilerden en meşhuru Terzi Nihat. Nihat Şen. Bizim yetiştiğimiz zamanların en ustası. Diktiği elbisede hata bulana bir elbisede benden diyecek kadar usta. On beş okka gelen paltoyu dikecek baba yiğit bir terzi bulunuyor mu şu günlerde. Çocukken kaldıramadığımız paltoları diken adamdı Nihat Usta …
Babamdan ilk tokadı bayramlık elbise yüzünden yemiştim. Terziler bayram yaklaştığında sahura kadar çalışır, bayram namazına dükkandan giderlerdi. Yine böyle bir arife gecesini babamın terziye verdiği elbiseyi beklemekle geçirmiş, eve bilmem saat kaçta gelince de ilk tokada merhaba demiştim. Elektrik mi var kasabada? Lüks lambalarının ışığında el emeği, göz nuru dikiliyor elbiseler.
Tabelasını “ Tüccar Terzi “ yazmak herkesin harcı değil. Ne demek tüccar terzi? Kumaşı, astarı, cepliği, telası ve de her bir şeyi rafında var anlamı çıkıyor tabeladaki yazıdan. Rahmetli babam “ yüksek mühendis” lafına pek kızardı ;
- Yahu, bunun bir de alçağı mı var ki, derdi celallenerek. Gerçi bunu pek uyduramadık terzi, tüccar terzi lafıyla ama … Sermayesi az olan terzi yalnız işçiliğini yapar, malzemeyi ve kumaşı kasabanın pırtıcı esnafı satardı. Telalar tekrar çekmesin, pot yapmasın diye horhor çeşmelerinde bir güzel yıkanır, sonra dikilmeye koyulurdu.
Berber dükkanları gibi terzi dükkanları da muhabbet mekanlarıydı. El işte, göz oynaşta olunca memleketin sözü dinlenir takımını bu yerlerde bulurdunuz.
Terzi Şadan, Terzi Cavit, Terzi Mehmet, Terzi Sadi, Terzi Burhan … Ne güzel ustalar yetiştirdi kasabamız. Hepsinin ayrı bir yeri, hepsinin ayrı bir güzelliği vardı. Kutsal bir meslekti terzilik. Hazret-i İdris malumdur ki terzilerin piridir. Piri Peygamber olan sanat kutsal olmaz mı?
Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu. Konfeksiyon, hazır elbise çıktı sanat kalktı ortadan. 48-6, 50-4 drop deyip tezgahtara ölçünüzü söylediniz mi şıp diye uyuyor elbise üzerinize. Kumaş beğenmek yok, astar istemek yok, telayı yıkamak yok, kesenizin ölçüsünü biliyorsanız marka seçeceksiniz demektir. Bir zamanlar meşhur bir markanın ismini ceket koluna yazılan ceketler görmüştüm. İster reklam diyin ister görmemişliğin dik alası. İç cebin üstüne iliştirilen markalar nerelere gelmiş …
Bizde atasözlerinin bazıları çok enteresandır. Ustanın merdiveni olmaz, terzi kendi söküğünü dikemez demişler. Oysa öyle terziler biliriz ki üzerindeki elbise herkesi imrendirir, öyle ustalar vardır ki merdiveni bırakın iki katlı evine asansör yaptırmıştır. Giyinmek dikeni zanaatkar yaptığı gibi üzerinde olanı da sanatkar yapar. Giyinmek de bir sanattır, demiş aklı erenin biri abartmadan gösterişe kaçmadan tabii ki.
Filozofun biri bir adamın arkasında ki kürkle övündüğünü görünce şöyle demiş ;
- Bu kürke güvenme. Çünkü nankördür. Yıllarca sırtında bulunduğu biçare hayvanı hayvanlıktan kurtaramadığı halde sana mı hizmet edecek ?
Bizim terzilerimiz söküğünü diken terzilerdir atasözüne inat. Yaşayanlara sağlık uzun ömür, ölmüşlere Cenab-ı Hak’tan rahmet dileyelim.
Osman AKGECE
© CopyRight By Kursunlukoyu.org 2011
Her Hakkı Saklıdır
Her Hakkı Saklıdır. Sitedeki İçerikler Kaynak Gösterilse Dahi İzinsiz Alınıp Yayınlanamaz.
Bu site içeriğindeki tüm materyaller, video, yazı, görüntü, doküman, fotoğraf, resim, ses, işaret veya sair fikir ürünleri Telif Hakları ile ilgili yasal mevzuat uyarınca korunmakta olup, kursunlukoyu.org'un yazılı izni olmadıkça kullanılamaz, kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz, her ne sebeple olursa olsun ticari amaçla çoğaltma ve yayma yapılamaz.
Not : Hasan Basri kardeşimizin ellerine sağlık. Bizi memlekete göndermeden resimleri bulup yazımıza kondurmuş. Kurşunlu’nun böyle cevval çocukları varken her işin üstesinden gelecekler demektir. Hiçbir beklentileri olmadan hizmet edenlere dua …