Yazarlarımız

Sayaç Okuma Memuru !

Osman AKGECE »

Bergamalı Nalıncı Memi Dede

- - »

Ağzımızla Kulağımız Arasındaki Mesafe

Ali  EKREM »

Gölpazarı Türküleri

Erol ERKEN »

Tamamen Yerli İlk Türk Otomobili ATTİLA Üretildi..

Tarkan Deliormanlı »

Hıdrellez Böyle Geçti....

Hasan Basri ŞEN »

2011 Hıdrellezi Böyle Geçti..

Mustafa Deliorman »

Kış Geldi Köyüme Beyaz Gelinliği İle

Oğuz  GÜVEN »

Bir Lamba Da Siz Yakın

Behzat Gültekin »

Tüm Yazılar

Üyelik


Kimler Sitede
Şu anda 6 konuk çevrimiçi,
Sayaç Bugün
Bugün Gelen Ziyaretçi:
42
Sayaç Bugün
Bugünkü Sayfa Gösterimi :
774
Sayaç Bugün
Dün Gelen Ziyaretçi:
58
Sayaç Bugün
Dünkü Sayfa Gösterimi:
1.180
Sayaç Bugün
Toplam Gelen Ziyaretçi:
372.913
Sayaç Bugün
Toplam Sayfa Gösterimi:
3.678.608

En Çok Okunan Yazılar
Yarabbi, ürünümüzü bereketli kıl, sağlık ve mutluluklar ihsan eyle, memleketimize, milletimize huzur içinde yaşama sevinci ver, niyazı mutlak ulaştı H...

En Yeni Yazılar
Hızır ile İlyas Aleyhisselam suyun alt başında beklemekte dilekleri toplamak için. Cenab-ı hakkın sevgili kuluysan mesele yok. Görevde aksaklık varsa ...






Atatürk ve Türkiye
Anasayfa
Fotoğraf ve Videolar
Künye
İletişim

Hatırda Kalanlar..

Erol ERKEN / Tüm Yazıları »

İşte dükkân, işte helva, kime satacaksan sat be Allah’ım.

            Gün olmuş, devran dönmüş, eskiden yaşayanlar bir bir unutulmuş, eli kalem tutanlar memleket ahalisini yazmamış. Varalım, hikâye edelim deriz, Gölpazarı’mızın adı söylenenleri de, nereden, kimden başlayacağımızı bilemeyiz.

 

            Çakır Mehmet davulunu omzuna asıp, Ramazan sahurlarında mani düzmeye çıktığında ev kapılarını tek tek çalar (O zaman bizim Gölpazarı’mız kaç hane ola ki) her hanenin sahibinin bahşişine göre de mani düzen bir garip adam… Kilot pantolon giyer, üstüne yelek, kışın pek soğuk günlerini saymazsak ceket istemeyen, Ramazan davulcusu, sair günlerin tellalı…

 

Büyük ağabeyim özenmiş çocukluğunda, Çakır Dayı’nınki gibi kilot pantolon isterim demiş babama. Pantolon dikilip geldiğinde Çakır Dayı’nınki gibi olmadı deyip ağlamaya durmuş. Nedeni, pantolon paçasındaki düğmeler kopuk olmalı ve de biraz yırtılmalı sağından solundan. Düzgün olursa hiç kıymeti yok.

 

“Davulumun ipi kaytan,

 Sırtımda kalmadı mintan,

 A benim Süleyman Beyim,

 Acele keseye davran.”

 

Manisi bizim kayada Çakır Dayıyı beklediğimiz günlerin hatırasıdır.

Telalık deyince tellal Halil Amca’yı saymadan olamaz. Tellal Halil sonralardan fotoğraf çekmeye soyunduydu da tellallığı unutuldu gitti.

 

Şimdi ki Atatürk Heykeli’nin olduğu meydana gelir, şimdilerde Osmanlı duyurucularının köylere gelip asker çağırmalarından hatırladığımız tellallık bizim orada yapılırdı.

     Duyduk, duymadık demeyin, diye başlayan Belediye ve Kaymakamlık ilanları ahaliye duyrulur, tellâliye ücreti bir tamam edilip imzası alınıp ödenirdi.

       

Çamlıbahçede çekilirdi resimler. Taşhan’ın duvarına çakılı, Fatma Teyze’nin göz nuru, el emeği ile siyah beze işlenmiş “GÖLPAZARI YADİKARI” yazısının önüne sıralanılır, büyükler tahta sandalyede, çocuklar kucakta hatıra resimleri çekerdi Tellal Halil Amcamız.

 

Bizim de, benim altı aylık kadar olduğum zamandan böyle bir “Yadikar” resmim hala duruyor.

 

Dedemizden miras çarıkçı olduğumuzdan, ayakkabı tamircileri hep ilgimizi çekerdi. Çok yer değiştirdi de yerlerini anlatsam çoğu insan çıkaramayacak nerede olduklarını.

 

Lastik ayakkabı pek yaygın olmadığından Bozüyük yemenisi, Bursa kunduralarına biz pek yetişemedik kabaralı rugan gelin iskarpinlerine ama bu dediklerimi onaran pek çok ayakkabı tamircisi vardı.

 

 Bir adı da “Yamacı” idi bu esnaf taifesinin. Yamacı Asım, Kör Ahmet, Yağlı İbram en namlıları. Hele hele Kör Ahmet… İki insanın zor sığdığı kulübede sabahtan akşama el yordamıyla bulduğu yırtık yere yama yapar, yüzünde hiç eksilmeyen gülümsemeyle dört boğaza ekmek çıkarırdı. Kasabanın en sonundaydı evleri. Çocuklar Ömer Seyfettin’in anlattığı hikâyede ağzına çivi doldurup tamir eden ayakkabı tamircisine Bağdat’ta hayretle baktıklarını anlattığı gibi gözleri görmeyen birinin maharetle yaptığı tamiratı inanılmaz bir hayretle seyrederlerdi.

 

İbram’ın yağlılığı nereden çıktı diyeceksiniz şimdi. Yağlı İbram bizim kayadaki evimize çıkarken yol ayrımında bahçeli bir evde otururdu.

 

Evi köşe başında olduğundan Belediye tam bahçesinin giriş kapısı yanına fener koymuştu yolu aydınlatsın diye. Cam bir muhafaza içinde beş numara bir lamba ki ancak dibini aydınlatır, nerde kaldı yolu aydınlatsın.

Belediye amelesi Samıt (dilsiz olduğundan namı böyleydi) sabahları bütün sokakları bir bir dolaşır islenen lamba camlarını siler, gazlarını doldurur, fitillerini keser geceye hazırlardı. Yağlı İbram çok yalan söylermiş de, çok mübalağa edermiş de namı böyle kalmış derlerdi eskiler. Günahı söyleyenin boynuna.

 

Tüfekçi Salih Usta’yı pek bilen kalmadı da Allah rahmet etsin Oğlu Abit ağabey de unutulanlar listesine girdi bu günlerde.

 

Abit ağabeyle yolda karşılaştık. Yaş farkına varmadan aynı kahveye gidiyoruz. Kahvenin mumla değil beş yüz vat ampülle bile bulunmadığı hatta kahveciye tabanca zoruyla bile kahve yaptırılamadığı günler bu anlattığım. Yemen’den, Brezilya’dan kahve gelmez olmuş ki yeni nesil neredeyse kahve denen nesneyi unuta.

 

Oturduk, masaya gelen kahveci Osman’ın Alaattin’in eline cebinden çıkardığı gazete kâğıdından yapılmış külahı tutuşturdu Abit ağabey.

      Bize iki orta yap yiğenim.

Ben her zamanki kullandığım tabirle;

      Ne gerek var abi dedim, siz bana çay yapın.

     Bu kahve tiryakiliği bir rezillik ki yiğenim derdini çekmeyen bilemez.

           

Rahmetli babam bir gün karşısına aldı beni. Yaşım on beş mi desem on altı mı desem öyle bir zaman. Babamın tüfek, demir aleti tamirci dükkânı duruyor anlattığımda. Askeriye tüfekçisi babam. Öyle demirci yanında yetişmiş örse çekiç sallayan tamirci takımından değil. Ağzından cigarası düşmezdi ya o gün cigarasız anlattı bu dediklerimi.

 

       Oğlum, dedi. Her baba evladına nasihat eder günü gelip aklının el verdiğini anlayınca. Cigara içme der, içki içme der, kumar oynama, kötü kadınlara gitme, vesaire vesaire…

 

     Gönlü ister ki mazbut, mutedil, aklı başında yetişsin bu benim oğlum. Babasının namını yürütsün ve de arkamızdan sövdürmesin. Ben bunların hiç birini demeyeceğim sana.

 

      İçki iç, kumar oyna, ne halt edersen et. Lakin senden bir dileğim var sakın ola kahve tiryakisi olma be oğlum. Ben bu tiryakiliğin çok kahrını çektim. Ocakta iki cezve sabahtan akşama kadar içtiğim yetmezmiş gibi gece de cezveleri ocakta bırakırım da gecenin bir yarısı kalkıp kahve içeyim diye. Baba vasiyetidir diye tutarsan ne ala, yok tutmazsan zahmetini iki eşek yükü yapsan çekemezsin.

 

Helvacılık pek revaçtaymış çocukluğumuzda. Çocukluğumuzda diyorum, Taşhan’ın biraz ilerisinde Helvacı Ömer’in dükkânına gittiğimizi, beş kuruş verip beyaz yağlı kâğıdın üstüne koyduğu köpük helvayı yolda giderken yaladığımızı, diğer çocuklara da “cancık” yaptığımızı hatırladığımdan.

 

Helvacı Dayı ismini çok kimsenin bilmediği, şimdilerde sağlık ocağının karşısında iki katlı ahşap evinin alt katında icra-i sanat eden ufak tefek yaşlı bir pir-i fani…

 

Tabii bizler yaşlılığını hatırladığımızdan böyle anlatıyorum. “Biz senin gençliğini de biliriz” lafı pek moda değildi o zamanlar. Hanımı Kaniye Hanımla evlerinin cumbalı üst katında biri bir pencerede, diğeri bir pencerede otururken görmüştük hanımla evlendiğimiz yıl. Seneler geçti, aynı pencerede altmış yaşımızda biz de oturup yolu seyrederken anlamıştım dünyanın döndüğünü.

 

İkinci Cihan Harbi’nin ekmeğin karneye bağlandığı günleri. Köylerde, kasabalarda pek hissedilmemiş ama buğdayın kilesinin kırk liraya yükselmesi lokmaları sayılır hala getirmiş. Köylümüz pazara gelirken ekmeğini mendiline sarar, öğle yemeğini helvacıların birinde yaz ise yaz helvası, kış ise tahin helvasıyla yapar olmuş. İzmir’in kırk ikindi yağmurları.

 

 İkindi yağmurları meşhursa bizim Gölpazarı’mızın da Salı ve Panayır yağmurları meşhurdur. Pazartesi günü gelin mendili kadar bulut olmayan gökyüzü, Salı sabahı siyahlıktan görünmez olur da yağmur suyundan sokaklar geçilmez olur.

 

Devir, eşekle, öküzle pazara gelinen günler olduğundan ve de asfaltın stabilizenin bizin lügatlerimize girmediğinden gariban köylümüz pazarlara gelemez olmuş. İşte bu salıların birinde caddenin bir boyundan bir boyuna kurşun atsan bir âdeme rastlamayacak zamanda helva tenekelerini bir bir çıkarmış dükkânın önüne Helvacı Dayı, asker misali bir güzel dizmiş.

 

       Ey benim güzel Allah’ım demiş, helvaları bir güzel yaptım, çöğenini bol kattım, yiyenler ömrüme dua etsin dedim de yağmuru öyle yağdırdın ki köylü milletimiz değil pazara gelmek evden eve gidemez oldu. İşte dükkân, işte helva, kime satacaksan sat be Allah’ım.

        

Kazım Amca’nın kayısıları bu günün Malatya kayısılarıyla âşık atamasa da pek de geri kalmaz tadıyla. Bizim buralarda zerdali derler de kayısının biraz küçüğü, tadı da yemeğe yeterince el verir.

 

 Hasan Otu, Kazım Amca’nın oğlu. Milli Kalkınma Partisi’nin savunucularından, arzuhal yazar, akşamları iki tek atar, hoş sohbet bir muhabbet adamı. Onun da bahçesinde keçiboynuzu ağacı.

 

Evler yan yana baba oğlun. Evlerinde haberleşmek için diyafon var diyeyim de anlayın kırklı yılların en teknolojik adamı olduklarını.

Bayramda komşuları dolaşmaları ve de el öpmeleri mutlak lazımdır çocukların. Şimdiki gibi kapıdan;

 

      Bayramınız kutlu olsun, deyip, elindeki poşete biriken şekerleri mahallede bir birlerine gösterip şeker toplama yarışında derece alma adetlerinin olmadığı günler.

       

Elektrik ampulünü ilk gören beş yaşındaki çocuğuna nasıl anlatacak bu elektrik denen şey ne menem şeydir baba. Aklımız erince ve de Osmanlı arşivlerini araştırınca ne görelim;

 

“15.10.1937 tarih, 2/7533 sayı ve 153 dosya ile müracaatı olan Gölpazarı’nda Değirmenci Mustafa Güvendik’e ait değirmene bir motor ilavesine karar verildi” yazısı koskoca harflerle yazılmamış mı?

 

İnegöllü Mustafendi demeyince kimseler bilemez Mustafa Güvendik’i. Yiğit namıyla demişler. Mustafendi pek yiğit görünüşlü değilse de cüssesi kendine el verir. Kayadaki evimize bitişik ahşap evde oturuyorlar. Sıtmanın kininle tedaviye uğraşıldığı zamanda sivrisineklerden kaçıyorlardı kayaya. Siyah paltosu, siyah fötr şapkası, körüklü siyah çantasıyla mahalleden inerken çocuklar kendi aralarında konuşurlardı arkasından;

 

      Bu adam casusmuş biliyor musun, hemi de Rus casusu…

 

Değirmen altında su değirmenleri var. Bilmem kaç değirmenlik su geliyor da taşları döndürüyor. Şimdi ilaç için arasanız oralarda suyun namı kalmamış. Değirmen işletiyor. İnegöl’den geldiği belli de lakabından, niye gelmiş, orası karanlık.

 

 Bu 1937 senesinde aklına geliyor Değirmene bir motor ilavesi. İlave edilecek de Sanayi Bakanlığı’nın izni gerek. Yazılar yazılacak, sayılar verilecek, telli dosyalara konacak talepler. Ve bir gün anlı şanlı, kırmızı boyalı ve gâvur yazılarıyla donanmış bir motor iniyor değirmenin önüne. Sakarya köprüsünün hangi tarihte yapıldığını bilemediğimizden sudan nasıl geçirmişler koca motoru onu bilemedik.

 

İnegöllü planı çok öncelerden yapmış da kimseciklere anlatmamış meğerse. Derdi, çokça un öğütmek değil, elektrik üretmek. Üretmiş de.

 

O zamanlar memuran takımı kayada oturuyor. Kaya dediğim İsmetpaşa Mahallesinin doğusu. Önceden söyledik ya sıtma belası memleketi sarmış, kasabamıza Osmanlıdan beri adını veren göl yüz tutmuş kurumaya, beslenemez olmuş, yağmur suyu, dere suyu ayakta tutamamış gölümüzü. Ovada yaprak kıpırdamazken bizim kayada rüzgâr eser ki, bu sivrinsek milletinin de sevmediği bir şeydir bu rüzgâr. Aşağıdaki Âdemoğlunun kanı bize yeter deyip kayaya çıkmak için uğraşmamakta.

 

Önce telleri çekelim kayadaki memuran takımının evlerine demiş İnegöllü Mustafendi ve de İstanbul vilayetinden elektrik aksamını getirip döşemiş evlerin içlerine. Yirmilik ampulleri de takınca tavana bismillah deyip motorun ipini asılmışlar. Orta mahallenin insanı beş numara gaz lambasının ışığına bakmış, bir de yirmilik ampulün ışığına;

 

       Bu dünyada cennet istersen gecenin günsüze döndüğü elektrik altında oturacaksın arkadaş demişler, bir türkü yakmadıkları kalmış.

 

Türkü deyince Mehmet Ağa’nın hanını anlatmadan olamaz. Türküyle ilgili çok hikâyemiz var da önceliği biz Mehmet Ağa’nın hanına verelim.

 

Mehmet Ağa uzun yıllar Orta Mahallenin muhtarlığını yapmış muhtevel bir adam. Nuri Bey’in oğlu. Bey deyince şimdilerde çoğu kravat takan, takım elbise giyene bey diyorlar ama çok kulak asma. Meşhur Kerkük türküsünde söylendiği üzere;

“ Ben sana paşam demem tahtan düşer azl olur deyip çok mertebeler sayıyor da sıra beyliğe gelince;

 

       Men sana beyim diyerem, beyler daim bey olur, diyor ya işte Nuri bey bu söylenen bey takımından. Nerden bildin diyorsanız Allah Rahmet etsin Paşa dedem;

 

       Biz bu Memlekete geldiğimizde bizim muhacir taifesine Nuri Bey sahip çıktı. Kayada ki tarla var ya;

 

       Çocuklar, kasaplık yaparsanız önce size bir tarla gerektir ve de bende de bu vardır. Gidin ihtiyacınızı görün, deyince;

 

      Bizde para yok ki beyim, nasıl öderiz tarlanın parasını demişti;

 

       Be hey çocuk demişti gülerek. Sizden para isteyen mi var. Çalışacaksınız, ödiyeceksiniz. Medinede ki Ensar böyle sahip çıkmadı mı?

Mekke muhacirlerine.

 

          Kasabaya gelen tiyatro Mehmet ağanın Hanında konaklardı. Hayvanlar yan taraftaki ahıra bağlanır, kahvehane kısmındaki peykelerin ortası sahne olur, konser orada verilirdi.

 

            Biz tiyatro dedik ya, öyle piyes oynanan, dram, komedi sergilenen tiyatrolardan değil bu anlattığım. Peykenin üstünde birileri bağlama çalacak ortadaki sahnede şarkı söyleyecek açık saçık bir kadın.

 

            Açık saçıklık şimdinin şarkıcılarıyla kıyaslandı mı eskiler tesettürlü kalırda, camide vaaz etse kimse yadırgamaz. Eski tiyatrolarda mutlak dansözde olacak Türk filmlerindeki gibi.

 

             Ortalarda bir gazino sahnesi koyacaksın, dansöz çıkıp bir güzel raks edecek, sonu, mezarlık sahnesi… Yanık sesli hocamıza bir aşır okutup son yazısını çıkaracaksın perdeye.

 

         Şimdilerde duyduğum bir Kavacık türküsünü pek az bilenimiz vardır.

      “Payton geldi meyhaneye dayandı

       Siyah göynek al kanlara boyandı.”

       

         Aktaş’ın altını, Gölpazarı çeşmesini, oğlan adın İsmail’i bilirdik de Gölpazarı’mızın tarihini yazanlar bunun unutmuş olsa gerektir. Bizde Payton olmadığından şüpheye düşer olduk.

 

            Her Memleketin akşamcıları gibi bizimde hikayesi çok anlatılan akşamcılarımız vardır.Ayaz Haydar,Katırcı Halil,Çongur Mehmet,Deli Sabri en ünlüleri.Sözü,sohbeti dinlenir,iki kadeh içince etrafa sataşmayan,aksine,rahatsızlık vereceğim diye mahcubiyet duyan akşamcılardı bunlar.

 

            Öğleden sonraları ceketi omzuna,bastonu koluna takan Katırcı Halil Yeniköy deki evinden çıkar,afyonu yeni patlamış haliyle Çongur’un yolunu tutardı.


2 NCİ BÖLÜM

 

Yunan’ın Bilecik’i işgal ettiği gün düşman Sakarya’yı geçemez nasıl olsa deyip Gölpazarı’na gelenlerden Katırcı Halil, Çongur Mehmet de kaçak arkadaşı ve de kasabamızın iç güveysi bunlar. Katırcı, Nuri Bey’e damat olacak sonraları. Soyadı Kanunu çıktığında katırcı kervanları düzdüklerinden nüfus memuruna;

 

       Soyadım mesleğimizden, katırcı kervancısı olduğumuzdan Katırcı olsun, diyesiymiş de nüfus memurumuz;

      Senden bir evvelki bu soyadını seçti, sen de bir başka ad bul kendine, deyivermiş.

 

     Benimki de Büyükkatırcı olsun memur beyim. Bize başka soyadı yaraşmaz,   katırcı kervancısından deve kervancısı olacak değil ya, demiş de güldürmüş bütün yazıcıları.

 

Deli Sabri bir garip adem. Ne, nereden geldiği biliniyor, ne de nereye gideceği. Esas mesleği boyacılık. Şimdiki zamanın bir ilkbaharda, bir sonbaharda boyandığı, yerlerdeki parkelerin her yıl cilalandığı, dükkan çerçevelerinin yağlı boyayla kaplandığı gibi değil o zamanlar. En çok camilere nakışlı desenler yapıyor Deli Sabri.

 

 Parası hiç mi hiç önemli değil canım. Dokuma göynek, biraz bulgur aşı biraz buğdayla da ödeşiyor köylümüzle. Kasabaya getirip nakte çevrilecek nasıl olsa. Sanatı nasıl mı? Şimdilerde olsa her gün ödül vermeye çağırırlar da adamcağız çalışamazdı ödül törenlerine katılmaktan.

 

Ayaz Haydar yerlimizden. Ankara Ayaş’tan gelmişiz, soyumuz ta oralara dayanır dese de pek kulak asmamalı. Bu memleket bir zamanlar otuz kırk haneymiş, sonraları arazisi boştur ve de çok verimlidir diye gelip yerleşenler üç ay sonra yerliden sayılmaya başlamış. Kafalar ufaktan ufağa tütsülenmeye başladı mı Ayaz Haydar’a takılınacak çaresi yok.

 

      Bu bizim “Ayaz” ismi nereden gelmiştir komşular bir bileniniz varsa anlatsın da dinleyelim, diye başlanacak söze.

       

Haydar biraderimiz her gece eve geç gittiğinden ve de Azime bacımız korku belasına kapıyı sürgüleyip yattığından divane geceyi evin arka yüzündeki öküz arabasının üstünde yatar olmuş. Yatar olmuş da bu günlerin yazı var, kışı var, sıcağı soğuğu var.

 

Bir kış gecesi Bedi Şarabının sıcaklığından pek duymamış dışarının soğuğunu da her zamanki yerine kıl çulun altına girmiş. Sabah ayazında bir uyanmış ki ne el tutuyor ne bacak. Yunan’ın heykeli misali. Güç bela elini ayağını ovalayıp ev kapısına kadar gelmiş, çalımlı çalımlı kapıyı vurmuş;

 

      Kız Azime, sana diyom kız Azime koyun getirdim sana meee meee, diye de bir koyun taklidi yapmış. Zavallı Azime bacımız inanmış da kapıyı açınca koyunu görememiş;

 

      Canın çıksın Haydar, ayazlarda kalasın Haydar, diyesiymiş de bu “Ayaz” lakabını böyle almış diyorlar. Günahı anlatanın boynuna.

 

 

            Ben bu günahı boynuna lafını çok söylüyorum da siz aldırmayın. Çok tevatür edilen yerde söylenirmiş böylesi. Bizim Gölpazarımızın anlatılanı tümüyle doğrudur ve de onayı cümle ahaliden alınmıştır, bilesiniz.

 

            Hasan Otu bu kafilenin gediklilerinden. Muhabbetin siyaseti olacak ki tadından yenmesin. Siz lokantanın önünden geçerken sigara dumanının altında gözleri baygınlaşmış, anason kokusundan içeri girilmez olmuş sanırsınız da aldanırsınız. Osmanlının Lale Devri şairi Nedim üstadımız ne demiş;

 

“Meyhane mukassi görünür taşradan amma

Bir başka ferah, başka letafet var içinde.”

 

            Meyhanede şiirden, şarkıdan, gündelik işlerden konuşulacak da laf dönüp dolaşıp siyasete gelecek en sonunda. Bu işin piri kim, elbet Hasan Otu. Demokratla Halkçılar bu memleketi düzeltemediler, milletimiz açlık ve perişanlık içindedir ve de üç dönüm buğday ekmekle çözülecek bir iş değildir, deyip Milli Kalkınma Partisinin Sanayi Politikası anlatılacaktır.

 

            Kalkınma söylevi düğünden dönüp eşeğini karşıdaki dut ağacına bağlayıp klarnetini kutusundan çıkararak içeriye giren Bolatlılı Deli Halit’e kadar devam edecektir. Önce bir Hicaz Taksim, Hicaz Taksim ki dinleyenin gözlerini yaşartacak cinsinden. Sonra:

 

“Nereden sevdim o zalim kadını

Bana zehretti hayatın tadını”

 

            Şarkısı geliyor. Köftelerin cızırtısı bitmiş, salatanın yağı bile tükenmişken kahveleri kapatmak için gezen candarmanın pencereyi tıklatması duyulacak. Bir başka akşamda buluşmak dileğiyle öpüşüp, iyi geceler temennileri edilecek.

 

            Dut ağacına bağlı boz eşek çözülüp Katırcı Halil Nasrettin Hoca misali eşeğe ters binip aşağıda Deli Halit “Erfaneler, şerfaneler” güvey kapatma havasıyla Yeniköy yoluna düşülecektir. Yine ceket omuzda, baston kolda …

 

            Herhal sende bu meclislerde bulundun ki böyle etraflı yazıyorsun diyeceksiniz de bu işe hem yaşımız, hem makamımız el vermiyor. Biz yine çok anlatırlardı diye bağlayalım sözü. Siyasetin merkezi Kitapçı Ali Dere’nin dükkanıdır.

 

             Çocukluğumuzda kitaplara meraklı olduğumuzdan şimdiki belediyeye çıkan yolda sağ koldaki dükkana gitmişliğimiz çoktur ve de Arnavut Mustafendi’yi belinin ağrıdığından sandalyeye oturmayıp duvara yaslanarak sohbet dinlerken ilk tanıdığımız günlerdir.

 

            Sonraları horhor çeşmelerinin karşısında dört metrekarelik dükkana, bize komşu gelmişti de Ali Amcayı daha yakından tanıma fırsatı doğmuştu. Zayıf nahif, fazlaca üşüyen, kırçıllı paltosunu da yaz sıcaklarına kadar çıkarmayan nükteden, çelebi bir adamdı. Baharın ilk sıcakları başlayıp sabah dükkana geldiğimizde çağırır:

 

       Gel yiğenim, gidelim Ata’mızı ziyaret edelim diye karşılardı. Ata’yı ziyaretten kasıt kuzda kalan dükkanımızın karşısındaki Atatürk Heykelinin altına gidip güneş ısısında ısınmak.

 

1945’te başlayıp 1946 seçimlerinde doruğa ulaşan Demokrat-Halkçı çekişmesinin planı, programı Ali Dere’nin kitapçı dükkanında hazırlanıyor.

 

 Kümbetli Koca Mustafa, Demirhanlarlı Kara Ali, Kurşunlulu Hafız İdris, Aktaşlı Pancar Hüseyin, Şakir Şener, Sadattin Gürses, Yeniköylü Eşref dükkanın gediklilerinden. Tek parti devrinden bunalan, yeni partinin hak ve özgürlükler adına yeni bir devir açacağına inanan çoğunun da şahsi kırgınlıklarından dolayı memleketin tabiri caizse ayak takımının tekmili burada.

 

Açık oy, gizli tasnif usulü ile yapılmış kırk altı seçimleri. Yani, oylar açık açık verilmiş de iş sayıma gelince kapalı bir yere gidilip kapalı kapılar ardında sayılmış ahalinin oyu.

 

Biz aslında seçimi kazanmıştık ama Halkçılar gizli tasnifte bizim oyları iptal edip kendi oylarını geçerli saydı da seçimi öyle kazandılar, diyesiymiş Demirkıratlar. Şimdi ki gibi oturup bu seçimler usulüne uygun yapılmamıştır şaibe vardır, hile vardır, deyip ayağa kaldıracak, seçimi yok sayacak uluslar arası gözlemciler yok ki.

 

 Bu laflar dedikodu cümlesinden sayılıp 1950 yılına kadar devam edecek de elli seçimleriyle beraber Demokratlar iktidara geleceklerdir.

 

 Bu defa anlatanın sevabı boynuna diyelim, radyonun akşam ajansında Demokratların kazandığını öğrenen Kurşunlulu Hafız İdris sabahı zor etmiş. Ezandan bir saat evvel gusül abdestini alıp yola düzülmüş,

 

Çarşı Camiinin müezzininden evvel basamakları tek tek sayarak minareye çıkıp o zamana kadar Türkçe okunan ezanı orijinal şekliyle okuyup kazanmanın tadını çıkarmış.

 

Ali Amca çelebi adamdı, nüktedandı, bilgiliydi, aklı eren adamdı. Her meselenin sonunda mesnevinin, gülistanın, bostanın öğüt kısmı gibi hikayeyi anlatır ve bundan alınacak dersle bağlardı. Hoşa giden bu hikayeleri hala çoğumuzun ezberindedir.

 

Kurtuluş savaşı bitmiş, Cumhuriyet ilan edilmiş, yaralar sarılmaya başlanmış, Yemen, Galiçya, Çanakkale, Sakarya Muharebeleri çocuklara, torunlara masal gibi anlatılır olmuş.

 

Gazi Paşamız memleketi yeniden imar etme yolunda gece yarılarına kadar çalışıp bir vakit köşke döndüğünde arkadaşlarıyla oturduğunda gözleri uzaklara dalıp dalıp gider olmuş.

       Bir gizli derdi var Gazi Paşamızın, bize açamadığı bir derdi var paşamızın diye dizlerine vurur olmuş silah arkadaşları. Günlerden bir gün dayanamamış yine gözleri uzaklara dalıp giden Gazi Paşamızı seyreden cephe arkadaşı;

 

       Ahalinin ömründen sana katalım, ömrün uzun, bahtın açık, işlerin hayırlı olsun Paşam, demiş. Günlerden beri dalıp dalıp gidersin, cümle emir kulun acep ne ola diye merak eder de iki laf edip gönlümüzü almazsın, derdin ne ola?

 

 

  Ömrümüz birlik olsun, şadlık Şamanlık içinde bir millet mutlu olalım, düşmanımızın içine korku, dostumuza gül sunalım, diye başlamış söze. Bizler burada korkudan azade, gönüller hoş, ilerilere ümitle bakarken bu benim hemşehrilerimin hali nicedir.

 

 Bunu merak ederim. Makedonya gözümde tüter, Drama, Serez, Selanik gözümde tüter. Onlarda yanımızda olsalar derim, Osmanlının yurdundan yuvasından kaldırıp Rumeli’nin dil bilmez, erkan bilmez ovalarına götürüp kondurduğu kardeşlerimiz de yanımızda, yanı başımızda olsun derim.

 

            Manastırı özlerim, Selanik’i özlerim, kargaları bile özlerim be çocuk. İşte 1924 yılı mübadele yılıdır ve de pek çok ailenin iki yük yatak, dört beş tencere ile gemilere binip Anadolu toprağına Gazi Paşamızın himmetiyle göç ettiği yıldır.

 

Lozan Antlaşmasına göre nakliye işini İtalyanlar almış Selanik Limanı’na gemilerini gönderip Anadolu’dan Rumları Yunanistan’dan Türkleri alıp becaişe başlamışlar. Amma ha deyince gemi bulunmuyor ve de balık istifi bile olsa yer bulunmuyor ahaliye. Selanik’te evler tutuluyor Vodina’dan gelenler limana yakın yerlerde sabah akşam gemi gözetlemekte. Bu Selanik Türküsü o zaman çıktı diyor mübadele milleti.

“Selanik içinde salam okunur

Salamın sadası cana dokunur.”

 

            Vatan hasreti ile yanıp tutuşan lakin kendini atacak bir vapur bulamayıp Selanikte can veren bir yiğidin hikayesi bu. Anadolu toprağına yüzünü süremeden can veren bir genç kız hikayesi belki de.

           

İzmit Limanına yanaşan vapura karşılayıcılar çıkmış, bayraklar asılmış, düğün alayı misali köylüsünü arayanlar, tavsiye verip falanca yerin havası suyu hele hele toprağı bizim oranın ki gibidir sözleriyle muhacire yardım edenler…

 

 Hayır sahipleri sıcak yemek kazanları getirmişler limana da muhacir ahalisi peksimet yemekten bağırsakları birbirine yapışmıştır varsın sıcak yemek yesinler karınları bayram etsin diyerek çağırmakta gelip geçeni.

 

            Süvarilerin en büyüğü Salih Süvari aşağıdaki kargaşayı seyretmekte güverteden. Kızı Zeliha’nın sesi;

 

      Baba, baba. Bir tencerede ben götürüp sıcak yemek alayım aşağıdaki kazanlardan. On yaşında Zeliha. Türkçeyi bilmiyor, Makedonca konuşuyor babasıyla. Zayıflamış, dal gibi kalmış, üç aylık Selanik oturmasında ve de vapur yolculuğunda.

 

      Onlar fakirlerin hakkı be kızım diyor Salih Süvari. Bizim paramız var. Garip gureba doyursun karnını.

       

Bu nasıl bir düşünce Ya Rabbi… İki denk yatak, üç beş tencere ile dil bilmediği, yol bilmediği bir memlekete gelen muhacir fakirin hakkını düşünmekte. Siz isterseniz asalet deyin, ben tevazu gösterip gün görmüşlük, yaş yaşamışlık diyeyim.

 

Türkmen Köyü boşalmış. Ermeni ahaliden bir Allah’ın kulu kalmamış, yerli takımı Ermeni evlerinin önlerinde oturup komşu hikayeleri anlatmakta. Kira beygirleri yokuş çıkmaktan bıkmış, düz bir yere gelsek diye çırpınıyor. Tere batmışlar ki yere bostan eksen sulamaya hacet kalmayacak.

 

Emlak memurları tapu memurlarıyla beraber oturmuş eski defterlerde kayıtlı Ermeni arazilerini pay ediyor muhacire. Nüfus başına şu kadar dönüm verilecek, verilecek de kimine kurak araziden, kimine sulak araziden düşecek. Orta yolu nasıl bulunacak diye fikir yormada.

 

Paşa aga diyor, ben tercümanlık diyeyim siz aracılık edenlerden biri. Birkaç sarı lirayı gözden çıkarırsan arpalıklardan, köy yanından arazi yazdıralım sana. Cemaatin kalabalık, geçimin bolca olur hayır dua eder evlatların.

 

Sarı lira kolay da biz hükümetimizin verdiğine razı olacağız. Büyüklerimiz elbet düşünmüştür bizim rahatımızı. Hem hak hukuk meselesidir. Helal haramı bilenlerdeniz. Benden çıkmasa da evladımızdan çıkar, çıkar da buna benim gönlüm razı gelemez.

 

 

Aynen böyle demiş de ben sonraları çok aradım da bulamadım Paşa Aga’nın sulak bir tarlasını. Her şerde bir hayır demiş atalarımız. Senede iki mahsül alınan yerden göç eden bir Rum’un;

 

      Anadolu’da Adana, Rumeli’de Vodina dediği verimli topraklardan kalkıp gelen Paşa Aga bire üç veren Türkmen toprağında tutunamamış da göç etmiş kasabaya. Ticaretle uğraşıp köyde kalanlara da “Bravo” dedirtmiş kazancıyla.

       

Bu hikayeye benzerini rahmetli 1950’nin mebusu, sonraların senatörü Talat Oran Beyimiz anlatmıştı.

 

Sene 1957. milletvekili seçimleri arefesi. Osmanelide kapalı salon toplantısı yapılacak, mebus aday adayları konuşma yapacaklar, kendilerini bir güzel anlatacaklar ki delegeler en başa yazsınlar adlarını.

 

Sinema salonunu doldurmuş partililer. Sıra bana geldi. Sahneye çıktım, iki dönem yaptığım mebusluğun verdiği güvenle verip alıyorum Halkçılara. Yaptıklarımı yapacaklarımı anlatıyorum. Hatibin bir gözü önündeki yazısında olacak da bir gözü partiliyi kollayacak. Bakalım ne ediyor bizim Demirkıratlı arkadaşlarımız.

 

En önde oturan yaşlı, beyaz sakallı, piri fani bir adam durup durup gözyaşını siliyor mendiliyle. Bravo diyorum içimden. Bravo be doktor Talat, işte konuşma dediğin böyle olacak ve de hamiyetten gözleri yaşaracak dinleyenlerin.

 

Alkışlardan sonra kürsüden indim, gittim ihtiyar dedenin yanına yer açtılar oturdum.

 

       Neden bu kadar ağladın dedem dedim, biraz da gururla, konuşmam pek ağlattı seni.

 

      Öyle oldu, öyle oldu dedi titreyen sesiyle. Bu konuşan kim dedim yanımdakine;

 

 

      Tanımadın mı hey ihtiyar dedi. Bu Göl’den, Söğütçüklü Ömer Efendi’nin oğlu Talat Bey, hemi de doktor, üstüne üstlük mütehassıs doktor.

 

      Yüreğim bir yandı, bir yandı ki yanımda olsaydın ateşi sen bile duyardın. Nedeni, senin Ömer Efendi oğlu oluşundan. Ben Lefke köylüğündenim. Adını desem bile çıkaramazsın. Bir zamanlar şeytana uyduk, elimizden bir kaza çıktı, dağa vurduk kendimizi.

 

       Eşkiyanın, asker kaçağının dağları mesken tuttuğu, zabtiyenin hangisinin hakkından geleyim diye dövündü bir zaman. Söğütçüklü Ömer Efendinin variyeti meğersem bizim oralarda da söylenirmiş de bizim haberimiz olmamış. İçimize sonradan katılan bir arkadaş sizin teneke içinde sakladığınız sarı liraları anlattı da dördümüzü hayale yatırdı.

 

 

Bir gece vakti silahları kuşanıp cephaneyi de çokça alıp bastık sizin evleri. Pek denileni bulamadıksa da ne var ne yok yüklenip biraz da hale halkına eziyet edip tuttuk dağların yolunu. Senin onlardan olduğunu duyunca zaten vardı ya pişmanlık köz oldu oturdu yüreğime. Ağlamam bundandır doktor beyim.

 

Ben ellerine sarıldım, öpmeye başladım. Hem öpüyor hem de;

 

       Allah razı olsun senden dedem, Allah razı olsun diye söyleniyorum.

Adam şaşırdı, üzülsün mü, sevinsin mi anlayamadı, bön bön baktı yüzüme;

 

      Allah senden razı olsun dedem, dedim tekrardan. Eğer senin korkun olmasaydı benim babam Ömer Efendi kaçıp gelir miydi Söğütçükten kasabaya. O variyeti, tarlayı tapanı bırakıp gelemezdi mümkünü yok.

 

       Gelemezdi, gelemezdi de ben de şimdi bayırlarda öküz otlatır olurdum, koyun yayar olurdum, sabanın arkasında arpa yulaf eker olurdum. Kasabaya geldikte babam beni okuttu, doktor oldum, mütehassıs oldum, mebus oldum sayende. Sen eli öpülesi adamsın, sen yüceltilecek adamsın dedem.

 

 

Her şerde bir hayır diye boşuna dememiş atalarımız …

 


3 NCÜ BÖLÜM

 

Kahvehaneler birer kültür merkezidir aslında. Şimdilerde kahvehane deyince insanın aklına oturup sohbet edilen yerler değil de oyun oynanan mekanlar geliyor. Sigara dumanından göz gözü görmeyen, soba isinden duvarlarının rengi değişmiş, kağıdı, taşı iyi gelmeyen küfürle karışık masaların yumruklandığı yerler geliyor aklımıza.

 

Sözü sohbeti dinlenen insanlar azalınca kahvelerin şekli böyle olmuş aslına bakarsanız. İnsanlar muhabbet zevkini kaybedince dertlinin kendini içkiye vurduğu gibi taşa, kağıda vurmuş. Bizim buralarda kahvehane sözünü kısaltıp kahve yapmışlar. Kahve aşağı, kahve yukarı. Zamanın birinde, sıkı yönetimin olduğu günlerde kahveleri denetlemek için bir kumandan gelmiş, ocağa bakmış, kahve fincanlarını sormuştu. Kahveci olmadığını söyleyince kızmış:

 

Değiştir bu ismi kardeşim, kahvehaneyi sildir çayhane yap ismini de ismiyle müsemma olsun demişti. Biz, akranlarımızın pek çoğu ile erken yaşta kahve müdavimi olduk. Orta okulu bitirdiğimiz yıl başladık kahvenin tahta masalarına oturmaya. Candarma korkusu vardı.

 

 On sekiz yaş altı çocukların kahveye gitmelerinin denetlendiği, hem de sıkı denetlendiği günlerdi. Bize kim torpil yaptıysa yapmış üç beş arkadaş bilhassa gündüzleri kahveye devam eder olmuştuk. Yüksek kahve diyorlardı bizim gittiğimiz yere. Yerden yedi sekiz basamakla çıkılan ahşap Hasan Amca ve çocuklarının işlettiği bir kahveydi. Rahmetli Ali ağabey beyaz kartonun üzerine bir dörtlük yazdırmış kahvenin en görününür yerine astırmıştı.

 

 

“Her sabah seherde besmele ile açılır kahvehanemiz

Hazret-i Şeyh Şazeli’dir üstadımız pirimiz                                                

Kahvemiz halis kahvedir lezzetine paha olmaz

Parasını peşin bırak veresiye kahve olmaz”

 

Kahve dediğin dibekte dövülecek. Mehmet Ağa’nın kahvesinin arkasında dibek var. Dibekte ne diyecekseniz şimdi. İçi oyuk, koca bir kaya parçası. Biraz büyüklerinde de bulgur dövüyorlar. İki veya dört kişi ellerine alıyorlar tokmakları, ikişer ikişer zevkle yediğimiz bulgurları dövüp bize aş hazırlıyorlar.

 

Kahve dövücüleri de buna benziyor ama sayısı az. Etrafta seyredenler edebiyatımıza giren “Kahve dövücüsünün hık deyicisi”. Zahmetli bir iş sizin anlayacağınız.

 

Tiryakisi kallavi fincanda içecek. Aşağıdan yukarıya genişleyen, sapsız bir fincan. Az şekerli yahut sade olacak. Şekerli içmek çocukların işi. Kallavi fincanın pek çok hikayesi vardır da ben birini anlatayım.

 

Ahmet Vefik Paşa Bursa’nın ünlü valisi iken Deli Nusret derler bir yardımcısı varmış. Nüsret bey dözünü budaktan, sözünü dudaktan sakınmaz bir dobra devlet adamıymış. Doğruculuğu ile ne Dahiliye Nazırına ne de Bursa halkına yaranamazmış.

Günlerden bir gün ahalinin ileri gelenlerinin şikayetinden çokca bunalan paşamız çağırmış Nusret beyi:

      Eskişehir’i çoktan ihmal ettik. Hele gidesin ve ahval ne merkezde gelip anlatasın Nusret Bey deyip o zamanlar Bursa’ya bağlı Eskişehir’e göndermiş yardımcısını.

       

Nusret Bey gitmiş, daireleri dolaşıp hayli malumat almış, ahaliye sormuş soruşturmuş velhasılı bir uzun hikaye de biz şurasını anlatalım. Bir kır kahvesinde kahve istemiş. Kahveci, kelli felli bir adam olunca kahveyi kallavi fincanla getirmiş. Kahve bitince de kahveciden parasıyla deyip almış cebine koymuş fincanı.

 

Bursa’ya dönüşte malumatı tafsiratıyla arz etmiş vali paşaya. Paşa;

      Nusret Bey demiş, o kadar gezdin gördün de bize bir şey getirmedin mi Eskişehirimizden? Deyince Nusret bey cebinden kallavi fincanı çıkartmış,

     

(Benim aklımda Memduh Paşa kalmış)

      Size değil amma Dahiliye Nazırı Memduh Paşa’ya bir armağan getirdim paşam. Varalım gönderelim bakalım, her şeye bir kulp takan paşa buna nasıl bir kulp takacak.

 

Kahvehanenin asıl adının kıraathane olduğu pek çokları tarafından söylenegelmiştir. Kıraat ile kahvenin bağlantısını ben pek çıkaramadım ama aklı erenler böyle diyorsa el hak öyledir. Belediye ruhsatı alıncağı zaman istenen şeylerden biri de kitaplık konma mecburiyetidir. Şimdilerde pek rastlanmıyor ya bir zamanlar üzerine gidilmişti de raf şeklinde kitaplıklar yapılıp çocukların eskiden kalma ders kitapları, boyama kitapları konmuştu içlerine. Kültürümüzü arttırmak için.

 

Söğütçüklülerin kahvesi, kahveci Osman’ın, Bolulu Mehmet’in, Kırömer’in Kahvesi pek bilinen ve gidilen kahvelerin arasındaydı. Gazlı lüks lambalarıyla aydınlatırlardı. Elektrik neden sonra geldi de insanlar birbirlerinin yüzünü daha yakından, ispatinin maçadan ayrıldığını elektrik ışığından yaralanıp gördüler.

 

Mehmet Ağa’nın kahvesi, üstünde hanı, yanında berber dükkanı ile ne bilinenlerdendi. Berber dükkanı deyince bizim çok kullandığımız düşünceyi dakikalarla anlatmak adetimiz var ya şimdi yarım saat diyeceğim itiraz edeceksiniz.

 

Ne varmış canım, iki koltuk dört sandalye iki de yana diyeceğinizi biliyorum. Ama kazın ayağı öyle değil. Bir defa bizim berber dükkanlarımız Anadolu ajansının birer şubeleridir. Gazete okumaya ajans hablerlerini dinlemeye gerek yoktur berber dükkanlarına giderseniz.

 

Telekslerden, telgraflardan geçen haberler önce bu dediğim dükkanlara gelir öncelikle. Hele berberin konuşkanı olursa kasaba haberlerini de ilk siz öğrenirsiniz.

 

Aynanın kenarına asker resimleri dizilecek. Duvarda Yavuz zırhlısının resmi. Gazi Mustafa Kemal Paşamızın, Mareşal Çakmak’ın ve de Milli Şefimiz İsmet İnönü’nün fotoğrafları en görünür ve muteber köşelerde olacak.

 

Berberin iyisi makas şaklatmasından bilinecek. Anlatan başka yeri tarif etmişti de ben berber Hilmi Usta’nın diyeyim. Bir temmuz öğlesi Mehmet Ağa kahvesinde otururken uyku basmış, gelmiş Hilmi Usta’nın dükkanının önüne çekmiş sandalyeyi altına başlamış horul horul uyumaya. Görenler;

 

       Yahu, gitsene yukarıya, hana. Uykuyu sandalyede uyumak hangi akıllının tavsiyesi dediklerinde;

 

      Siz musikiyle uyumamanın tadını nerden bileceksiniz be hey akılsızlar demiş. Bu Hilmi Usta’nın dükkan önüne otururum, usta önce hicazdan başlar makası oynatmaya, hüzzama geçer rastı uşşakı cabası.

 

     Siz bunun tadını bir bilseniz yatakhane olur ustanın dükkanın önü de ahali sıra almak için üç gün önceden ayırt yerini.

İşte böyledir bizim berberimizin makamla makas şaklatması.

 

Berber Osman da benim hatırladığım eskilerden. O da yüksek kahvenin yanında icra-i sanat eder sarılık geçirenlerin iki kaş arasını çizer dertlerine deva olurdu.

 

Berber Fazlı derseniz o, bizim pek yetişemediğimiz ustalardan. Onun da dükkanı Kahveci Osman’ın kahvesi yanında.

 

Kazım ağanın Yaşar’ın düğününde içmeyi fazla kaçırmışlar da zamanın Külhanbeylerinden Koca Mehmet’i bıçaklamış. Bizim adını duymamız bu hikayeye dayanıyor. Kabaca Yaşar daha dün gibi ama kasabamızın renkli simalarındandı. Bir daha içmeyeceğim bu mereti diye söz verip dayanamayınca Arıcaklar yolunun oradaki köprü ayağına gider olmuş.

 

Görüp de soranlara:

  Ben Gölpazarı’nda içmeyeceğim dedim, sınırın ötesinde de içmeye kim karışıyor, diyesiymiş.

 


Talat ORAN

Uzman Tıp Doktoru

Bilecik Üyesi MilletVekili ve Senatörü

(1961 - 1968)

 

1916' (1332/1333) da Bilecik-Gölpazarı İlçesinde doğdu. Ömer Bey ve Fatma Hanım'ın oğludur. İlk ve ortaöğrenimini Gölpazarı ve Bilecik'te tamamladı. 1934de Bursa Erkek Lisesini, 1940'da İ.Ü. Tıp Fakültesini bitirdi.

 

 Askerlik hizmetini yerine getirmek üzere 15 Ağustos 1940'da Gülhane Askerî Tababet Tatbikat Okuluna girdi. 1 Mart 1941'de Tabip Asteğmen rütbesiyle Kıta'ya verildi. 16 Ağustos 1941'de Yd. Teğmenliğe yükseltildi.

 

28 Aralık 1942'de terhis edilmekle Sağlık Bakanlığına başvurusu üzerine 26 Ocak 1943'de Kozan Hükümet Tabipliğine atandı. 19 Nisan 1943'de görevden ayrılarak İ.Ü. Tıp Fakültesi 3. İç Hastalıkları Kliniğinde fahri asistan olarak uzmanlık eğitimine başladı. Asistanlığını 14

Aralık 1944'den itibaren Heybeliada Verem Sanatoryumunda sürdürdü. 5 Mart 1946'da Haydarpaşa Numune Hastanesi Dahiliye Asistanlığına atandı. 29 Ekim 1946'da Heybeliada Verem Sanatoryumu Uzman Yardımcılığına getirildi.

 

TBMM IX. Dönemi için 14 Mayıs 1950'de yapılan genel seçimde Demokrat Parti (D.P.) adayı olarak Bilecik Milletvekilliğine seçildi. 2 Mayıs 1954'deki X. Dönem genel seçiminde tekrar seçilmek suretiyle milletvekilliğini 27 Ekim 1957'ye kadar korudu. Meclisten ayrıldıktan sonra İstanbul- Bostancı'da İdeal tepe Prevantoryumunu kurdu. Dört yıl sahip ve başhekimi olarak çalıştı.

 

1961 Anayasasının yürürlüğe girmesinden sonra TBMM I. (XII.) Dönemi için 15 Ekim 1961'de yapılan genel seçimde Adalet Partisi (A.P.) adayı olarak Cumhuriyet Senatosu Bilecik Üyeliğine seçildi. Senato'da Sosyal İşler (Sağlık, Çalışma, İmar ve İskân) İçişleri ve Dilekçe Karma komisyonlarında üye olarak çalıştı. Genel Kurul'da (1) konuşma yaptı.  2 Haziran 1968'deki üçte bir yenileme seçiminde üyeliği sona erdi.

 

31 Ocak 1969'da BCG Kampanyası Tabibi olarak Sağlık Bakanlığında yeniden görev aldı.  21 Şubat 1972'de bu görevden emekliye ayrıldı. 1 Nisan 1977'de öldü

 

ORAN, 18 Ekim 1948'de Bayan Neslihan (1926) ile evlenmiş olup, Ömer Kâmil (1949) ve Ahmet Cemal' (1955) in babasıdır.

 

Kaynak: T.B.M.M Arşivi

 

 

Araştırma: Hasan Basri ŞEN


© CopyRight By Kursunlukoyu.org 2007

Her Hakkı Saklıdır
Her Hakkı Saklıdır. Sitedeki İçerikler Kaynak Gösterilse Dahi İzinsiz Alınıp Yayınlanamaz.

Bu site içeriğindeki tüm materyaller, video, yazı, görüntü, doküman, fotoğraf, resim, ses, işaret veya sair fikir ürünleri Telif Hakları ile ilgili yasal mevzuat uyarınca korunmakta olup, kursunlukoyu.org'un yazılı izni olmadıkça kullanılamaz, kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz, her ne sebeple olursa olsun ticari amaçla çoğaltma ve yayma yapılamaz.

Sende Gönder! Fotoğraf ya da video eklemek için tıklayın.

Yorumlar


Her Şerde Bir Hayır

Cenabı Hak Azrail (a.s)'a birgün sormuş ; -En çok kimin canını alırken zorlandın,müteessir oldun -Denizin ortasında evladıyla yalnız kalan bir annenin ,çocuğunu o tahta parçası üzerinde yalnız bırakıp,canını alırken çok müteessir oldum ya Rabbi demiş Azrail, -Peki en çok kimin canını alırken sevinç duydun -O zalim sultanın canını alırken yarabbi -İşte o canını aldığın sultan o tahta parçası üzerinde yanlız bıraktığın çocuktu................ 'Sizin hayır sandığınızda bir şer ,Şer sandığınızda bir hayır olabilir Allah bilir siz bilemezsiniz' Bu ayettede Rabbimizin açıkça ilan ettiği gibi istediğimiz birşey olmadığında üzülmek dövünmek bu kadar manasızdır.Eğer hayırlısı diye dua edip istediysek,bize bu sonuca teslim olmak düşer.Bazen hayra ulaşmak için şer'den geçmek onu yaşamak gerekebilir. 2.Bölüm tam da bunun anlatımı ve hikmetli sözleri açıklayıcı bir misal olmuş. Erol Bey "kaleminize kuvvet", www.kursunlukoyu.org her yazısında bize bir güçlü kalemi hatırlatan çok yönlü yazara sahip, bu yazısında bir Abdullah Aymaz tadında yazı okuduk. Cumanız hayr ola..
04.03.2011 tarihinde Deliormanlı tarafından yazıldı.

Teşekkürler Erol Abi,

Hatırda Kalanlar yazınızı okurkençok duygulandım. Gerçek roman tadında olmuş. Kahramaları hayali değil gerçek yaşanmış olanlar . Elinize kaleminize sağlık Erol Abi.
16.09.2010 tarihinde mustafadeliorman tarafından yazıldı.

Eski günler

Yazınızı büyük bir zevkle okudum çünkü orada yazılanları bende yasadım. Selamlarımı yollar eniyi dıleklerimi sunarım.hosca kalın
13.09.2010 tarihinde bekir tarafından yazıldı.

Bu içerik bugün 3 kez, toplam da 1501 kez okundu.