Yazarlarımız

Sayaç Okuma Memuru !

Osman AKGECE »

Bergamalı Nalıncı Memi Dede

- - »

Ağzımızla Kulağımız Arasındaki Mesafe

Ali  EKREM »

Gölpazarı Türküleri

Erol ERKEN »

Tamamen Yerli İlk Türk Otomobili ATTİLA Üretildi..

Tarkan Deliormanlı »

Hıdrellez Böyle Geçti....

Hasan Basri ŞEN »

2011 Hıdrellezi Böyle Geçti..

Mustafa Deliorman »

Kış Geldi Köyüme Beyaz Gelinliği İle

Oğuz  GÜVEN »

Bir Lamba Da Siz Yakın

Behzat Gültekin »

Tüm Yazılar

Üyelik


Kimler Sitede
Şu anda 2 konuk çevrimiçi,
Sayaç Bugün
Bugün Gelen Ziyaretçi:
42
Sayaç Bugün
Bugünkü Sayfa Gösterimi :
774
Sayaç Bugün
Dün Gelen Ziyaretçi:
58
Sayaç Bugün
Dünkü Sayfa Gösterimi:
1.180
Sayaç Bugün
Toplam Gelen Ziyaretçi:
372.913
Sayaç Bugün
Toplam Sayfa Gösterimi:
3.678.608

En Çok Okunan Yazılar
Yarabbi, ürünümüzü bereketli kıl, sağlık ve mutluluklar ihsan eyle, memleketimize, milletimize huzur içinde yaşama sevinci ver, niyazı mutlak ulaştı H...

En Yeni Yazılar
Hızır ile İlyas Aleyhisselam suyun alt başında beklemekte dilekleri toplamak için. Cenab-ı hakkın sevgili kuluysan mesele yok. Görevde aksaklık varsa ...






Atatürk ve Türkiye
Anasayfa
Fotoğraf ve Videolar
Künye
İletişim

Diğergam...

Meraklısına…

         Masamın üzerinde ebat olarak bir hayli büyük,  sahife olarak da yüklü bir kitap duruyor. Ömer Lütfi Barkan’ın  Hüdavendigar Livası Tahrir Defterleri. Her gün üstündeki tozları siliyor, açıp notlar alıyor, sonra kutsal bir emanet gibi okşayıp yerine koyuyorum. Hayatımda aldığım hediyelerden en değerlisi, en kıymetlisi.

 

 

     Gölpazarı’na ait tahrir defterlerini incelemek için bir yüksek lisans talebesini  Ankara’ya gönderilme ricasını büyük bir iştiyakla yerine getiren  zamanın kaymakamı Sayın Yasemin Çetinkaya’yı da burada minnetle anmak istiyorum. Ankara’ya giden kardeşimiz bize bir hayli belge getirmiş, hele vakıf medresesi ile ilgili vakıf senedi bize birkaç damla gözyaşına mal olmuştu.

 

 

     Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünün zamanımız Türkçesine çevirdiği Osmanlı arşivleriyle uğraşırken  bir gün bu bahsettiğim kitabı buluverdik masamızda. Getiren, muhtarımız Behzat Gültekin, gönderen dünya ve ahiret kardeşimiz Oğuz Güven.

 

 

     Oniki yaşlarında falan, kitapçı Ali Dere’nin şimdi çoğu kimsenin hatırlamadığı kitapçı dükkanından aldığım Dr. Adnan Adıvar’ın Hakikat Peşinde Emeklemelerim adlı kitabı, bir de Hüdavendigar Livası Tahrir Defterleri kitabı… Kütüphanemdeki ciltlerle kitabı terazinin bir kefesine koydum, bu iki kitabı diğer kefeye. Hangi taraf ağır geldi dersiniz?

 

 

     İnsan yaşadığı sürede pek çok kimseye minnet duymuştur. Annesine, babasına, hocasına, arkadaş veya akrabalarına. Hangilerine duyduğunuz minnet diğerlerinden farklıdır, hiç düşündünüz mü? Terazide hangi minnet daha ağır basıyor fikrinizce ?

 

      Zübeyir Gündüzalp’in – Allah ona rahmet etsin-  ifade ettiği gibi;

    “ Minnet duyma meselesi biraz da istifadenin genişliğiyle mebsuten mütenasiptir. ( doğru orantılıdır )”

 

 

     Ömrümüz yeter, kalemimiz elverirse Gölpazarı tarihine ışık tutacak bu eserden alıntılarla yeni bir şeyler yazmak istiyoruz.  Bu, biraz da minnet bedelini ödemek olacaktır. Diğergamlığın tarifi olan;Yaşatma zevkiyle, yaşamaktan vazgeçme” düsturunu hayata geçirmek, hakkı olana hakkını vermek gerekecektir. Bir yazarın dediği gibi;

 

      “Fedakarlık, hasbilik ve diğergamlık duyguları ile gönlü dopdolu olan fertler ve böyle fertlerden oluşan bir çoğunluk meydana gelmedikçe bir toplumun ve milletin ciddi manada dirilmesi mümkün değildir.”

 

 

       Oğuz Güven kardeşimize bu minnet ve teşekkür yazısını çok daha önceleri yazmalıydım. Eskiler “ geç kalan teselli idamdan sonraki affa benzer” demişler de, geç kalan teşekkür için uygun bir söz bulamamışlar. Ben de bundan cesaret aldım galiba…

 

 

      Kurşunlu köyü sitesini yaşatanlara da teşekkürü ihmal ettik bu günlerde. Başta Oğuz Güven ve Hasan Basri kardeşlerimiz her türlü övgüyü fazlasıyla hak edenlerden.  Dernek çalışmalarıyla Muhtar Behzat Gültekin ve arkadaşları da bu övgüden nasip almayı hak edenlerden. Maddi ve manevi destekleriyle bütün bunları ayakta tutan Kurşunlu köyü ahalisi de övgüyü hak edenlerden…

      BİZE DE BUNLARI YAZMAK KALDI …

 

 

Erol ERKEN©CopyRight

 

 

 

© CopyRight By Kursunlukoyu.org 2011

Her Hakkı Saklıdır
Sitedeki İçerikler Kaynak Gösterilse Dahi İzinsiz Alınıp Yayınlanamaz.

Bu site içeriğindeki tüm materyaller, video, yazı, görüntü, doküman, fotoğraf, resim, ses, işaret veya sair fikir ürünleri Telif Hakları ile ilgili yasal mevzuat uyarınca korunmakta olup, kursunlukoyu.org'un yazılı izni olmadıkça kullanılamaz, kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz, her ne sebeple olursa olsun ticari amaçla çoğaltma ve yayma yapılamaz

                                                                              

Sende Gönder! Fotoğraf ya da video eklemek için tıklayın.

Yorumlar


Cevherin kadrini cevher-i fürûşan olmayan bilmez

Vaktiyle bir bilge hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin seviyesini öğrenmek ister. Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip iri bir nesne verip: “Oğlum” der, “Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir. Öğrenci elindeki ile çevresindeki esnafı gezmeye başlar. İlk önce bir bakkal dükkanına girer ve “Şunu kaça alırsınız?” diye sorar . Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline alır; evirir çevirir; sonra: “Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın” der. İkinci olarak bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği nesneye ancak bir beş lira vermeye razı olur. Üçüncü defa bir semerciye gider: Semerci nesneye şöyle bir bakar, “Bu der “benim semerlere iyi süs olur. Bundan “kaş dediğimiz süslerden bir on lira veririm.” En son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce yerinden fırlar. “Bu kadar değerli bir pırlantayı, mücevheri nereden buldun?” diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. “Buna kaç lira istiyorsun?” Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz?” “Ne istiyorsan veririm.” Öğrenci, “Hayır veremem.” diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar: “Ne olur bunu bana satın. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim.” Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker. Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karma karışıktır. Böylesi karışık düşünceler içinde geriye dönmeye başlar. Bir tarafta elindeki nesneye yüzünü buruşturarak 1 lira verip onu oyuncak olarak görenler, diğer tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her şeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kişiler.. Bilge hocasının yanına dönen öğrenci, büyük bir şaşkınlık içinde başından geçen macerasını anlatır. Bilge sorar: “Bu karşılaştığın durumları izah edebilir misin?” Öğrenci: “Çok şaşkınım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum, kafam karmakarışık” diye cevap verir. Bilge hoca çok kısa cevap verir: “Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini bileni anlar ve onun değeri bilenin yanında kıymetlidir.” Her insanın hayatında varlığını ve değerini bilen, hisseden, fark eden kuyumcular mutlaka vardır. Mesele kuyumcuyu bulmaktadır… "Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi(Efe Hazretleri)"nin dediği gibi; ‘Cevherin kadrini cevher-i fürûşan olmayan bilmez’ Takdir ve teşekkür yazınız bizleri mahcup etti Erol Abi. Hikayede bahsedilen ve bir sürü kapı dolaşıp da en son kuyumcuya giden öğrenciden tek farkımız; Sizi yani "KUYUMCU'"yu tanıyor olmamızdı. Bizden size gelen kitap maddeten "mücevher" babında olmasa da "Ustanın elinde kütük ol yeter, teslim olan zarar etmez" sözüne atfen - san'at erbabı olduğunuzdan- belki de siz onu mücevherden daha kıymetlendirecek asıl "eserlerinize" ilham olabileceği zannıyla katkı sağlayabilirse ne mutlu bizlere. Oğuz Güven
09.08.2011 tarihinde yonetici tarafından yazıldı.

Bu içerik bugün 2 kez, toplam da 544 kez okundu.