Yazarlarımız

Sayaç Okuma Memuru !

Osman AKGECE »

Bergamalı Nalıncı Memi Dede

- - »

Ağzımızla Kulağımız Arasındaki Mesafe

Ali  EKREM »

Gölpazarı Türküleri

Erol ERKEN »

Tamamen Yerli İlk Türk Otomobili ATTİLA Üretildi..

Tarkan Deliormanlı »

Hıdrellez Böyle Geçti....

Hasan Basri ŞEN »

2011 Hıdrellezi Böyle Geçti..

Mustafa Deliorman »

Kış Geldi Köyüme Beyaz Gelinliği İle

Oğuz  GÜVEN »

Bir Lamba Da Siz Yakın

Behzat Gültekin »

Tüm Yazılar

Üyelik


Kimler Sitede
Şu anda 5 konuk çevrimiçi,
Sayaç Bugün
Bugün Gelen Ziyaretçi:
40
Sayaç Bugün
Bugünkü Sayfa Gösterimi :
770
Sayaç Bugün
Dün Gelen Ziyaretçi:
58
Sayaç Bugün
Dünkü Sayfa Gösterimi:
1.180
Sayaç Bugün
Toplam Gelen Ziyaretçi:
372.911
Sayaç Bugün
Toplam Sayfa Gösterimi:
3.678.604

En Çok Okunan Yazılar
Yarabbi, ürünümüzü bereketli kıl, sağlık ve mutluluklar ihsan eyle, memleketimize, milletimize huzur içinde yaşama sevinci ver, niyazı mutlak ulaştı H...

En Yeni Yazılar
Hızır ile İlyas Aleyhisselam suyun alt başında beklemekte dilekleri toplamak için. Cenab-ı hakkın sevgili kuluysan mesele yok. Görevde aksaklık varsa ...






Atatürk ve Türkiye
Anasayfa
Fotoğraf ve Videolar
Künye
İletişim

Bir Öğretmenin Anıları - Hatırda Kalanlar...

Gölpazarı tarihine ışık tutan zor bulunacak hatıralar ,Okumanınz dileğiyle..

        Bayram ziyaretine gittiğimiz dostumuz Metin Bey ve eşi Sema Hanım bayram harçlığı olarak değerli bir kitap armağan ettiler. 1929 yılında ilk öğretmenlik yeri olan Gölpazarı’na gelişini ve kısa notlarla yaşadıklarını anlatan merhum öğretmen Reşat Tarcan’ın ANILARIM adlı kitabı.

 

        1929-1931 yılları Gölpazarı’nı anlatan bu kısmı okuyucuların, bilhassa Gölpazarı tarihi ile ilgili çalışma yapacak araştırmacılarının  okumalarını istedim.

         Umarım maksat hasıl olur...                                                                             

                                                                                                              Erol  ERKEN

 

 

  1929 yılının 16 Eylül’ün de Gölpazarı kazası merkez ilkokuluna tayin edildiğimi ve hemen vazifeye başlamak üzere hareket etmemi bildiren maarif müdürlüğü emrini aldım. Buğday tüccarının dediğine bakılırsa Vezirhan istasyonundan sonra dağ yolundan hayvan üzerinde gidebilecektim. Cumhuriyet bayramından sonra portatif karyolam,bavulum ve yatağım hayvan üzerine sarılacak gibi iki denk yapıldı.

 



30 Ekim günü kara trenin uzun uzun çaldığı hazin ayrılık düdüğü ile ilk vazife yerime annemin, ağabeyimin nasihatları ve göz yaşlarımla ayrıldım. Trenimiz ovalar, vadiler, dağlar, tüneller, büyük derin köprüleri geride bırakarak bir çay kenarındaki Vezirhan’da büyük bir yorgunluğu çıkaran nefesleriyle durdu. Ben acele ile furguna eşyalarımı almaya koşarken bir vazifeli telaş etme burada su alır, onbeş dakika kalır dedi. Ambar rampasına konulan eşyalarımın yanına gidince, ambarın karşılıklı açık kapısının köy tarafında bir yaylının arkasında Gölpazarı yazısını okudum.

 

 

 Heyecanlandım, acaba araba oraya gidiyor mu idi. Yoksa katır üzerinde mi gidecektim. Artık bir şey düşünemiyordum. Koşarak arabanın tarafına geçtim. Telaşımı görenler arabacı Salih’in kahvede olduğunu söylediler. Aksi bir cevap alacakmışım gibi, çekine çekine oyun oynayanlara arabacı Salih i sordum. Çakır gözlü sarışın bir delikanlıyı gösterdiler. Arabanın Gölpazarı’na gidip gitmediğini, oraya öğretmen tayin edildiğimi söyledim. Üzerinde yazıyor, oraya gider dedi, oyununa devam etti.

 

Ben eşyalarımı arabanın yanına getirdim. Fakat aklımda katır üstünde dağdan dağa gidiş silinmiyordu. Tekrar kahveye girince, arabacı tekrar yüzüme baktı. Ben yine çekinerek arabanın Gölpazarı’nın içene kadar gidip gitmediği sorusunu tekrarladım. Ne telaş ediyorsun bu araba Gölpazarı’nın ta ortasına kadar gider, eşyalarını arabanın arkasına yerleştir, şimdi İstanbul’dan gelecek trenden postayı alınca hemen hareket ederiz. Kahveci’ye de öğretmen efendiye benden çay ver dedi. İçim rahatladı. Kahvenin bahçesine oturdum. Çay ile annemin vermiş olduğu azığımı yedim. Biraz gezindim. Saat 14.00 sıralarında beklenen tren geldi. İndiler, bindiler herkes neşeli, bende bir endişe var.

Haydi öğretmen atla arabaya sesiyle kendime geldim. Yaylımız toprak yoldan kıvrımlar çizerek bir tepe tırmanırken arabacıya katır üstünde gitme hikayesini anlattım. Kış yaz yaylısı ile posta sürücülüğü yaptığını söyledi. Kışın yollar çamur olduğu için zorluk çekildiği, yaz günleri dört saatte yolu tamamladığını söyledi. Arabamız bayırı aşmış aşağıya doğru koşmaya başlamıştı ki ilerde bir su deryası göründü. Ne olduğunu sorduğumda Sakarya, Sakarya dedi. Kenarına kadar geldik, durduk. Köprüsü yoktu. Salih efendi, kayıkçı, kayıkçı diye sesinin çıktığı kadar bağırdı. Ne cevap, ne bir hareket görülmedi. Salih efendi  kendi kendine biraz aşağı yukarı söylendi. Ayakkabılarımı çıkarttırdı. Kendisi soyundu. Atların kolonlarını gevşetti. Bana da korkma bana laz Salih derler, balık gibi yüzerim arabayı su götürecek olursa seni kurtarırım dedi. Ok üzerine dikildi. Atların başına nehrin geldiği tarafa çevirerek kırbaçladı.

 

 

Nehrin ortasına geldiğimizde yaylının bir gözünden giren sular diğer bir gözünden geçmeye başlamış, atların suyun dışında yalnız başları kalkmıştı. Salih mütemadiyen ha evlatlarım ha göreyim sizi gibi sözlerle atları dehliyordu...

 

Döne döne çoşkun akan Sakarya arabamızı aşağılara kadar sürüklemiş olmakla beraber, atların yüzmede gösterdikleri gayret sonunda araba tekerlerinin ses çıkaran kumlara dokunması üzerine Salih efendi, geçmiş olsun öğretmen dedi.

 

 

 

Döne döne çoşkun akan Sakarya arabamızı aşağılara kadar sürüklemiş olmakla beraber, atların yüzmede gösterdikleri gayret sonunda araba tekerlerinin ses çıkaran kumlara dokunması üzerine Salih efendi, geçmiş olsun öğretmen dedi.

 

 

Kenara çıktık. Salih atlara yem torbalarını taktı, onları kuruladı, üzerlerini örttü. Sonra arabanın içini kuruladı, eşyaları üzerinden indirerek yerleştirdi. Hafif bir bayırı tırmanmaya başladık. Sen yat uyu, ben biraz türkü söyleyeyim dedi. Bir uzun hava tutturdu. Benim yatmadığımı, uyumadığımı, hatta tedirgin durumumu görünce, sanki benden yaşlı imiş gibi oğlum öğretmen Gölpazarı yeni kaza oldu orada bekarlar  barınamaz, kahvesi, oteli, lokantası, ekmek pişiren fırın bile yok, senin kimsen yok mu? Dedi.

 


     Annem var ama, yol ve araba olmadığını sağlık verdikleri için getirmediğimi söyleyince sen mektup yaz ben onu da getiririm dedi. Karaağaç köyü pınarından atları suladıktan sonra  yolumuz yüksek iki dağın arasına girdi. Tekerlerin kumları ezerken çıkarttığı çıtırtıdan başka bir ses yok. Bu dağlar eskiden içerisine girilmeyecek kadar sık ormanlıkmış. Dikenli boğaz denilen bu yerden eşkiyalara soyulmadan geçilemezmiş. Şimdi kısa boylu maki denilen ağaçlar ve çalılarla örtülü. Bayırın sonuna ulaştığımızda atları dinlendirmek için durdurdu. Önümüzde göz alabildiğinde bir ova ve onun sonunda da beyaz ve tek minaresiyle Gölpazarı görünüyordu. Atlarımız tırısa kalkarak Gölpazarı ovasını bitirdi. Yeniköy denilen ilk mahallesini geçtik. Kavaklar arasında gezenler var. Gün kavuşmak üzere. Salih, işte onlar seninkiler dedi. Sesinin çıktığı kadar size bir öğretmen daha getiriyorum Zekai bey diye bağırdı. Uzaktan bazı anlamsız hareketler yaptılar, o kadar.

 

 

Ne geldiler ne sordular. Kuyruksuzun kahvesi ve hanı imiş onun önünde  arabamız durdu. Öğretmen sen in bu kahvede otur, ben atları alır eve bırakır gelir seni okula yetiştiririm. (eşyalarımı sekinin üzerine bıraktı, hancıya) öğretmene benden bir kahve yap dedi gitti. Dört basamak merdivenden çıkıp hanın kahvesine girdim. Tabanı Arnavut kaldırımı, etrafı peyke ile çevirili, bir köşeye yüksekçe yapılan yere serilmiş bulunan hasır üzerinde yorgunluğunu çıkartmak için uyumaya çalışan üç kişi yatmış, bir kandilin aydınlattığı kahve ocağının yanındaki kapıdan hayvan sesleri ve hareketleri duyuluyor, her halde o kısım da ahır olacak. Zaten kahvenin içini gübre kokusu çok fena doldurmuş. Şaplak fincanla getirilen kahveyi zorlukla yudumladım. İçerinin çok fena koktuğunu, kapıyı birazcık açık tutmasını istediğim kahveci uyuyan müşteriler hasta olur sonra diyerek sözümü anımsamadı bile.

 

 

Her taraf görünmez hala gelmiş, karanlık iyice basmıştı ki hafif aksayarak bir kimse geldi. Ben emekli öğretmen Fethi dedi. Salih efendi komşumuzudur o söyledi de geldim. Salih eşyalarınızı okula çıkaracak, haydi bize gidelim dedi.  Yoklukta bir kurtarıcı bulmuş gibi eline sarılarak kalktım. Karanlıkta ayağıma takılanlarla sendeleyerek biraz yürüdük, çağlar gibi bol su akıtan çeşmenin yanındaki kapıdan içeriye, idarenin aydınlattığı merdivenlerden çıkarak temiz döşenmiş bir odaya girdik. 7 numaralı olacak lamba odayı kafi derecede aydınlatıyordu. Eşi köye düğüne gitmiş, yalnızmış, bu gece kendisine arkadaş olacağımı, geceyi beraber geçireceğimizi, Arıcaklar köyünde öğretmen olan oğlunun da nerede ise geleceğini söyledi.

 

 

Biraz ferahlamıştım. Az sonra içeriye giren yağız delikanlının  Arıcaklar köyü ilkokulu başöğretmeni Seyfi olduğunu söyledi.  Beni de yeni gelen öğretmen Reşat diye tanıttı. Yumurta, peynir, zeytin ve börekten ibaret akşam yemeğini büyük bir rahatlıkla yedim. Genç arkadaşların bulunması sevindirmişti beni. Seyfi bir aralık kayboldu. Kapı açıldığında yanında sınıf arkadaşım Tavşancıllı Mehmet olduğu halde dönmüştü. Kalktım arkadaşımı kucakladım. Sevincime diyecek yoktu. Demek okulda yalnız değildim. Geceyi Fethi beylerde misafir olarak geçirdim. Seyfi Bey beni okula kadar götürdü. Okul şehrin kuzeyini örten, kayalık, karaağaç tepesine kurulmuş, ovaya tepeden bakan bir görünüşü vardı.

Başöğretmen uzun boylu, zayıf, esmer, beni gayet ciddi karşıladı. Beşinci sınıfı okutacağımı söyledi ve hemen sınıfa götürerek öğrencilerle tanıştırdı. Böylelikle vazifeye başlamış oldum. 2 kız, 6 erkekten ibaret talebelerimin ayrı ayrı güzellikleri vardı. Hepsini çok sevmiştim. Kısa zamanda tanıştık, kaynaştık. Her konuyu yapabildiğim kadar araçlar, resimler, grafikler üzerinde inceliyor, tartışıyor, kitaptan da okumak suretiyle ayni saatte öğrenmiş bulunuyorduk. 7 öğrencim üstün başarıya ulaşmıştı. Bir erkek öğrenci üç kelimeyi bir araya getirip söyleyemiyordu. Mesela, Yavuz Sultan Selim deyemeyecek kadar geri idi. Okulda öğretmen okulu mezunu olarak biz iki arkadaştan başka Rüştiye mezunu baş öğretmen ve bir yaşlı öğretmen, ortaokul mezunu bir erkek, bir kadın öğretmen vardı.

 

 

1927 nüfus sayımına göre 903 nüfuslu küçük bir kasaba olan kaza, Göldağı eteklerini dolduran suyun meydana getirdiği gölden isim almıştır. Çok sinek yaptığı için bir yıl evvel açılan büyük bir kanal ile suyu akıtılarak verimli bir ova haline getirilmiştir. Bahçeleri ve evlerinin avluları gül ile donatılmış bu kasabaya, Gülpazarı denmesi daha yerinde olurdu.

 

 Nisan başından Temmuz sonuna kadar kasabanın havası gül kokusu ile dolar, taşar. Mehtaplı gecelerde sabahlara kadar şakıyan bülbüllerin sesine doyum olmaz. Yeşilliklere bürünmüş kasabanın cana yakın, güler yüzlü halkı ile kısa zamanda kaynaştık. Günler, haftalar birbirini kovaladı. Laz Salih annemi de getirdi.  Fırını, lokantası, oteli, düzgün bir kahvesi olmayan kasabada tamamen rahata kavuşmuştum. Okuma, yazma dershanesine devam eden 37 kadına da bir ay gibi kısa bir zamanda gerekli yeteneği kazandırdım. Yapılan merasimde belgelerini alan kadınlar  arasında bulunan kaymakam beyin hanımı, derslerde davranışlarımın olgunluğundan bahsetmesi beni olduğu kadar, sevenlerimi de memnun etti. Halk arasında biraz daha önem kazanmış oldum.

 

 

             Bilecik vilayet erkanından tetkik ve tahkik için gelenler ya Osman Kadı veya Ziya Bey tarafından misafir edilir, ve ağırlanırdı. Akşam yemeklerine ekseriyetle beni de çağırırlardı. Bu vesile ile vilayet erkanı ile tanışmış oluyordum. Mehtabın 15. geceleri kasabanın yüksekçe ovaya hakim Hamza pınarda kaza erkanı kendi aralarında sofralar hazırlar, hem yer, hem de içer, geç saatlere kadar sohbet ederek hayatın tadını çıkarırlardı. Ben içmemekle beraber bu toplantıdan büyük bir haz duyardım. Bir sabah vali muavini ve maarif müdürünün geldiği haberi duyuldu. Başöğretmen bize gerekli direktifi vererek acele okuldan ayrıldı. Öğleden sonra okula geldiler, derslerimize girdiler, memnun olarak ayrıldılar. Başöğretmenin evinde maarif müdürü şerefine verilen akşam yemeğine gitmedim. Odacı Hüseyin efendi  iki defa geldi, yine gitmedim. Başöğretmen gelince gitmek zorunda kaldım. Maarif Müdürüne komşu arkadaşının mektubuna müsbet cevap verdiği halde aksini yapan bir kimsenin sofrasında bulunmak istemediğim için gelmediğimi söyleyince biraz şaşırdı. Dersten çıkarken Vali Muavinin bana iltifat etmesinin de tesiri olacak ki en kısa zamanda istediğim Bozüyük’e naklimin yapılacağına söz verdi.

 

           Otoriter olan başöğretmene sormadan bir şey yapamıyorduk. Onun bir haftalık toplantı için vilayete gitmesinden faydalanarak odacı Hüseyin efendinin yardımı ile sınıfımdaki 4 büyük sırayı ortasından keserek ikişer kişilik hale getirdim. Bacadan aldığım kurumu tutkal içinde eriterek sıraların siyaha boyanması da sınıfıma ayrı bir renk verdi.  Okul çeşmesini Karaağaç başından açıkta bulanık akarak gelen  su yoluna taze kavak kabuklarından oluk yaptım. Suyu tel süzgeçten de geçirdikten sonra berrak akan çeşmeden talebelerimiz kadar, muhacir mahallesi sakinleri de memnun kaldılar. Kayalar arasından kasabaya akan su  artığı yolunda kavak diktim. Başöğretmen gelince Hüseyin efendiden izahat almış ama bana bir şey söylemedi. Okul paydosunda arkadaşım Mehmet ile aşağıya inince bakkal Alapan’ın dükkanı önüne İstanbul Milletvekili Sadi Bekter’in babası Müftü efendi gelmiş ise onun etrafında halkalanır, otururuz. Dereden tepeden konuşmalar olur.

 

 

 

           Daire paydosunda omzuna attığı renkli mendili ve aheste yürüyüşü ile nüfus katibi Remzi Bey  beklenir. Müftü Efendi tarafından çağrılmasını bekler, yan yan yürüyüşü ile bize yaklaşır.  Müftü Efendi, Remzi Bey, bu defa hile yok, bak hepimiz seni bekliyoruz, kibrit başı kime çıkarsa kahve paralarını o verecek, der. Biraz saf olan Remzi Bey, sanki istemiyormuş gibi davranır, gelir bir oturak üzerine kurulur. Hile yok der.  Müftü Efendinin hazırladığı kibrit çöplerinden herkes birer tane çeker, başlı çöp Remzi Beyde kalır. Tanesi altmış paradan ibaret 6-7 kişinin kahve parasını ödemek Remzi Beye düşer. Söylene söylene kahvesini içer, kahveci fincanları toplamaya gelince  Müftü Efendi parayı verir. Remzi Bey, Müftü Efendi adildir, haksızlık yapmaz, diye söylenir durur. Bazen  Hacının, bazen Söğütlükçünün kahvesi önünde hava serinleninceye kadar kasabanın ileri gelenleri ile oturur, sonra çayıra, kavaklara kadar veya Çingen pınarına kadar yürüyüşler yapardık.

 

 Kasabada 23 Nisan günü ilk müsamere veriyoruz. 903 kişiden ibaret kasaba halkının çoğu okulda toplandı. İlk defa olduğu için midir, nedir, çocuklarımızın her hareketi çok çok alkışlandı. Benim yaptığım konuşma okuma yazma kursuna muntazam devam etmeyen karısına söylendiğim için bana kızgın ve kırgın olan jandarma komutanı yüksek sesle “Çocuk öğretmen keramet buyuruyor “ dedi. Halk, evlerine dönerken Kaymakam Bey bizi toplayarak övücü sözleriyle hepimizi tebrik etti. Arkadaşım Mehmet ile ilk sakal tıraşına Gölpazarı’nda başladık. Bizim gelmemizle köye nakledilen iki yaşlı öğretmen arkadaş, hafta tatillerinde evlerine geldikçe halk arasında bunlar daha çocuk, bunlardan daha fazla  bir şey beklenemez, dedikodusunu yaydıklarını, Müftü Efendi oğlunun yakın arkadaşı olduğumuz için üzülerek söyledi.

 

 

Kaymakam  Nuri Beyin kitaplığından peygamberlerin hayatı hakkında kitabı aldım. Hazreti Adem’den başlayarak bütün peygamberlerin hayatlarını inceledim, notlar aldım. Tarih bilgim yeni idi. Daire paydosundan sonra  Müftü Efendinin etrafında toplanmak bir adet halini almıştı. Bildiğim konulardan bir ipucunu Müftü Efendiye veriyor, onu bir müddet merakla dinlerken ben yine konuyu baştan ele alıyor, daha etraflı, mufassal olarak anlatışım karşısında dinleyenleri hayretler içinde bırakıyordum.

 

 

 1930 yılı baharında Sakarya üzerinde yapılacak köprünün temel atma merasiminde kasaba adına yaptığım konuşmada valinin ve maarif müdürünün tebriklerini alınca çocuk öğretmenlikten kurtulmuş, ağırbaşlı öğretmen payesini kazanmıştım. Annemin ailelerle teması, Müftü, Osman Kadı, Ziya Bey, Ahmet Ağanın hakkımda kullandıkları iyi ve taktirkar sözleri sayesinde biraz itibar kazandık. İkinci yıl Osman Kadının oğlu Tahsin Bey de öğretmen olarak kazaya gelince biraz daha kuvvetlendik. Belediyenin altında ardiye olarak kullanılan odayı Muallimler Birliği, yanındaki arsayı gençlik parkı haline getirdik. Ardiyede bozuldu diye terk edilen 16 büyük radyum lambalarını temizledim. Amyant taktık, kasaba içindeki yerlerine yakarak astık. Belediye bir tanesini de Muallimler Birliğine verdi.

 

 

            Kasabada az da olsa bir hareket yapmış olduk. Bağdat yolu üzerinde olan kasabaya Köprülü Mehmet Paşa tarafından yapılan, senelerce kapıları kapalı kalan, hanın kapılarını açtık, bir haftalık temizleme ve badana sayesinde kullanılır hale getirdik. Meslekler hakkında yazılmış bulunan piyesi başarı ile temsil ettik. Köylere, komşu kasabalara geziler yaptık. Temiz, ahlaklı, kadirşinas, yardımsever, hem de her şeyi çok ucuz olan bu kasabadan 15 Haziran 1931 de askerlik ödevimi yapmak üzere tatlı hatıraları geride bırakarak kırık bir gönül ile ayrıldım.   

                                                                                                                                                Reşat  TARCAN

 

 

Erol Erken                27 Eylül 2011 Salı

 

 

 

 

 

 

 

 

© CopyRight By Kursunlukoyu.org 2011

Her Hakkı Saklıdır
Sitedeki İçerikler Kaynak Gösterilse Dahi İzinsiz Alınıp Yayınlanamaz.

Bu site içeriğindeki tüm materyaller, video, yazı, görüntü, doküman, fotoğraf, resim, ses, işaret veya sair fikir ürünleri Telif Hakları ile ilgili yasal mevzuat uyarınca korunmakta olup, kursunlukoyu.org'un yazılı izni olmadıkça kullanılamaz, kaynak gösterilerek dahi alıntı yapılamaz, her ne sebeple olursa olsun ticari amaçla çoğaltma ve yayma yapılamaz

 

Sende Gönder! Fotoğraf ya da video eklemek için tıklayın.

Yorumlar


   Hiç Yorum Yapılmamış. İlk yorumu siz yapın...


Bu içerik bugün 2 kez, toplam da 623 kez okundu.